KategorisizSöyleşiYaprak Karaman

Duygularını yaşayabilecek kadar özgür ve gerçek bir kadın; 4 yapraklı Yonca…

öngörsel

Moi Çocuk: Sizi anlatan en iyi cümle “Koştukça koşuyor, yazdıkça yazıyor” gerçekten. Peki yazma kısmından başlayalım ne ifade ediyor sizin için yazmak?

Yonca Tokbaş: Bak bu soruyu daha geçen gün bir ödev için cevaplamıştım, oradan alıntı yaparak başlayayım:

Gümbür gümbür yaşamak için yazmak istiyorum. Kendi kendime sarsıntı yapmak, uyanmak, ayılmak için yazmak istiyorum.

Yazmak istiyorum. 

Aslında çünküsü fazla.

İçimden geliyor.

Görüyorum.

Duyuyorum. 

Elim gidiyor.

Gözüm dönüyor. Kulağım çocuğuma bile sağır oluyor, içime yazmak gelince. 

Salyalarım akıyor. Kimse dokunmasın bana o an istiyorum. Her öncelik sonuncu oluyor ve ben o bencil mahremiyetin bağımlısı olmayı seviyorum. 

Yazmak istiyorum. 

Ben yazınca birilerinin içi açılıyor benim aracılığımla. Birinin kapanmış kalbinin sözü bende canlanınca özgürlük vermiş gibi hissedip tanrı kadar mutlu oluyorum o anda. İşe yaramış hissediyorum. Egom Tavus Kuşu gibi kabarıyor. Ortaya renklerim çıkıyo. 

Asi olabiliyorum. 

Yazarken bütün politikamı cayır cayır döşüyorum kağıda. 

Korkusuzlaşıyorum korka korka.

Beğenilmeye olan ihtiyacımı da doyuruyor, açlığından öldüğüm şevkat ve onayı da bana armağan ediyor. Neden gizli kalmak zorunda olduğunu hiç ve asla anlamadığım her sırrımı salıyorum ortaya. Kalıp kırılıyor. Kek, çikolatalı, her yere dağılıyor. Çömüp başına yerleri yalıyorum öylesine tadı hoşuma gidiyor yerdeki pisliği görmüyorum asla yazdıkça. 

Tadına doyamıyorum. Hep damağımda.

Ellerime bulaşan iyi kötü pis temiz gerçek yalan duyguları ısırmak hoşuma gidiyor. Hem izi, hem bıraktığı acısı, hem de anısı zevkli geliyo. 

Beni alıp götürdüğü, birilerinden bana getirdikleri ölümsüzleşiyo.

Gerçekte incitemediğim, intikamımı alamadığım, kırılan kalbimin hesabını soramadığım şeylerin; ve aldığım en güzel duygunun karşılığını verebilmemi sağlıyo. 

Aşkı yaşatıyo. Umut veriyo. Mucize oluyo. 

Hayatımı ben elime almış oluyorum. 

Benim yazdığım hayat oluyo.

Yazıyorum işte. Kimse okumazken de yazıyordum, kimse okumayacak olsa da yazacağımı biliyorum. 

Bağımlıyım.

Temizlenmek istemiyorum.

İşte yazmak, bütün bunları ve hatta başka acayip şeyleri de ifade ediyor bana.

Moi Çocuk: Uzun zamandır Dubai de yaşıyorsunuz, nasıl başladı nasıl devam ediyor bu süreç?

Yonca Tokbaş: 18 yılı geçti. 19 yıl olacak. Açıkçası ilk 2-3 yıl sonrası uyuşma başladı gibi. Kurumsal hayat, büyütmeye çalıştığın çocukların, içinde bulunduğun ortamda şikayet edersen şımarık olacağını düşündüğün ve nitekim herkesin parmakla gösterdiği bir ortam, darken zaman geçti. 

Fakat son 3-4 senedir çok zorlanıyorum Dubai’de yaşarken. Elimde değil. Özlüyorum. Ama çok özlüyorum memleketimi. Öte yandan, Dubai’de bunca sene yaşamak, Dubai’de yaşarken Türkiye özlemi ile neler yapabileceğimi, neyin ne kadar önemli olduğunu anlamış olabilmek, ve elimden geleni yapabildiğimi görmek, aslında beni bambaşka bir güce de kavuşturdu. 

Dubai’de yaşamasaydım, elimizdeki değerlere bu kadar bağlı, bu kadar değer veren bir Yonca olur muydu? Ha olurdu da bu kadar aktivist olmazdı belki. Özlediğim, sevdiğim her şey için yerimden kalkan bir insa oldum. Daha ne kadar Dubai’de olacağız bilmiyorum; ama beni farkındalık açısından çok iyi yetiştiren bir hayata sahibim. Bu da gerçek… 

Moi Çocuk: Dubai de yaşayan Türk kadınları/anneleri ile bir grup kurdunuz Sultans of Dubai. Hala aktif bir şekilde devam ediyor mu çalışmalar? 

Yonca Tokbaş: Hem de nasıl! 2000 kadın sadece yahoo mail grubunda, 2000 e yakın da facebook grubu… Aileleriyle düşünecek olursan, 12bin yakın Türk’e ulaşıyoruz. Dubai’de de sanırım 15bin Türk var. Son derece aktif bir kadın grubuyuz. 23 Nisan 2019 Kutlamaları için gönüllü grubumuz toplantılarına başladı. BU sene 10. Senesi olacak. Yapılan güzellikleri saymakla bitmez. Sultans of Dubai kendi içinden girişimci kadınlar doğurdu, yeni iş imkanları yarattı, grup içinden işgücü, kazanç kapısı doğurdu. Hayatta bu kadar güçlü bir şey yaşamadım. 7 kişi ile gurbette yemek tarifi verir, birbirimizle yazışırız diye kurduğum grup resmen koskocaman bir iletişim mucizesi oldu.

Moi Çocuk: Hiç durmadığınızı, sürekli bir şeyler ürettiğinizi düşünüyorum. Yazıyor, koşuyor, destek oluyor, yardım ediyorsunuz, sahi nasıl yapıyorsunuz bu kadar şeyi?

Yonca Tokbaş: Böyle demeniz beni çok mutlu etti, bir yandan da gülme tuttu. Evde çocukları en sinir ettiğim sorum bu: “Çocuklar ne üretmeyi düşünüyorsunuz? Bugününüz yeterince verimli miydi? Bugünkü üretim faaliyetiniz neydi?” diye, bayıyorum onları. 

Her şeyi yapamıyorum tabi ki. Yapmak için yola çıkıyor bazısını yarım yapıp bazısını bitiremiyorum. Ama deniyorum. O kadar çok yapmak istediğim ve başlayamadığım şey var ki, ve de yarım bekleyen. Ama işte zaten yapmak istemek, üretken olmak, çok yönlü olmak sancıları da böyle olsa gerek. İnan bilmiyorum, ne nasıl oluyor. Bazı insanlar böyle belki. Kendimi çok hırpaladığım da doğru. Önce yapmak istiyorum, hedefe kitleniyorum. Sonra kendimi paralıyorum. Sonra neden kendimi paraladım diye yazıyorum. Gel de yazma yani. 

Moi Çocuk: Anadolu arıları projesinin fikir annesi ve kurucularındansınız? Çok anlattınız evet ama bir kere de bizimle paylaşır mısınız neden bu kadar önemli arılar? 

Yonca Tokbaş: ÇOK önemli. Senin, benim, çocuklarımızın hayatı kadar önemli. Hayatımızın devam edebilmesi için önemli. Tüm besin kaynaklarımızın, ekosistemin, gıda zincirinin devamı için önemli. Arılar yoksa bugün yediğin içtiğin ne varsa unut. Yok olacak demektir. 

Bitki örtün dahil. Hayatın başladığı kaynak balarıları. Benim için bu proje, Dünyayı kurtarmak, hayatı kurtarmak, toprağı, insanı, canı kurtarmak demek. 

Uğrunda her şeyi yaparım. 

Moi Çocuk: Birçok insan için arılar korkutucu hayvanlar özellikle çocuklar için, zararsız oldukları nasıl anlatılmalı hatta hayatın devamı için önemli oldukları?

Yonca Tokbaş: Bak bu aslında çok güzel soru. Nelerden korkuyorsun bir düşünsene? İlişkin olmayan, tanımadığın, senin için büyük bir soru işareti olan, dokunamadığın, bilmediğin şeylerden. Öcü gibi. İnsan hiç tanımadığı birini sevebilir mi? Başkasının lafıyla nasıl sever veya nefret eder veya korkar? Önce tanımak, anlamak, ne işe yarıyor, derdi ne, ne yapmak istiyor bunları anlamak önemli. Önyargıları, yanlış bilinen doğruları anlatmalı. Yakınlaşmak gerek. Çocukların ilk korku başlangıcı büyüklerin verdiği tepkiler, anlattıkları, yaptıkları. Tıpkı “koşma çocuğum terlersin” demek gibi, “arı sokar acır” cümlesi.. Evet sokar, acır vs.. doğru. Ancak neden sokar? Ne yaparsan olur? Ve hepsinden önemlisi arı ne yapıyor, neden buralarda, neden gelmiş… Arının hayatımızdaki yeri ne?

Kedi, kopek gibi onların da suya ihtiyacı var.

Ben kendi çocuklarımda, ki hala daha onlar da korkuyor ama eksisi gibi bir travmatik korku değil, şöyle başladım anlatmaya. 

Yıllar alan bir emek bu sevgiyi de geliştirmek.

Bahçede soframıza gelen, yanımıza yaklaşan bir arıyı önce “merhaba hoşgeldin” diye karşılayarak.. Aç mısın diye sorarak? Eğer masaya konmuş, yere düşmüşse, “halin yok senin, ya çok yorgunsun ya aç veya susuz” diyerek ihtiyacını dile getirerek. Bunların hepsi bütün canlılara ortak şeyler. Çocuklara da.

Sonra gidip bir çay kaşığının ucunda bal, arıya uzatarak balı içmesini bekleyip uçup gidince de el sallamak.. ve “bak gördün mü, çok acıkmış yemeğini yedi, uçtu işine gitti…” diyerek. 

Arılar için bahçeme, balkona, her gittiğim yere bir kap içinde taşlarla su koyarak… yemeğimi yerken, elimdeki elmamı, bademleri, çileği, muzu, domatesi yerken hep “arılara sağlık, onlar olmasa bu canım çilek olmazdı” diyerek… Hiçbir şekilde balın ziyan edilmesine izin vermeyerek… 

Yıllar alan bir emek bu sevgiyi de geliştirmek dedim ya, sabır. Hayatta kalıcı olan hiçbir şey, hele de sevgi, emeksiz olmaz. 

Moi Çocuk: Bir kızınız bir oğlunuz var. Çocuklarınızın yapmak istediklerine hep destek oluyor onlara yol gösteriyorsunuz. Ya istemediğiniz bir şey yapıyor olsalardı tavrınız nasıl olurdu? 

Yonca Tokbaş: Benim istemediğim şey onların zarar görmesi ve dürüstlük, samimiyet, adalet, özgürlük, merhamet değerlerimize ters düşen şeyler olurdu. Söz konusu bu değerler olunca, obaaa, Yonca çok ciddi bir insan. Ola ki buralarda bi hataları olursa, korkalım benden. Yoksa, benim istediğim şeyleri değil, kendi istediklerini yapsınlar diye çabam. Benim ne haddime benim istemediğim şeyi yapmalarına karışmak.

Onlar birer birey ve insan. Yaşları kaç olursa olsun, insanlar en iyi kendileri bilirler ne yapmak istediklerini. Bundan başka bir şeye beni kimse inandıramaz. O, manipülasyona girer. Ben yapmam.

Moi Çocuk: Yüzünüzde hep bir gülümseme var (ki ne zaman görsem benim yüzümde de beliriyor), nasıl bu kadar pozitifsiniz?

Yonca Tokbaş: Canım yandığında, kalbim kırıldığında, moralim bozulduğunda ve düştüğümde avaz avaz mutsuz olabildiğim için. Mutsuz olabilecek kadar, uluorta, cesur olabildiğim, o gücümü kullanabildiğim için. 

Uzun zamandır bunu düşünüyorum. Mutsuzluğun adı “depresyon” olmuş, pozitiflik ise insanı bıktıran bir “trend” haline gelmiş gibi. Sırf pozitif olmak için insan kendini perişan edemez. Sırf gülecek diye ağlamayı kesemez. İnsan rahat rahat mutsuz olunca, mutsuzluk kısa, pozitiflik içten gelen bir şeye dönüşüyor. Doğal halini alıyor yani duygular. Bir süre çok çabaladım “pozitif” olmak için. İnsan olmadığı bir hali mış gibi yaşamaya çalışırken dibe daha fena batıyor. Oysa kızgınsan kızgınsın, kırıksan kırık. Öteleme, yaşa. Yaşadın mı, bitiyor. Sıkılıyorsun zaten o halinden. 

Bazen oldurmaya çalışmaktansa, olmak en kolayı.. Bence insanların bende gördükleri benden onlara geçen enerjim “pozitiflik” değil. Duygularımı yaşayabilme özgürlüğüm ve gerçekliği.

Moi Çocuk: Spor yapmak, insan hayatında mutlaka olmalı mı sizce? 

Yonca Tokbaş: Eğer sabahtan akşama kadar hareketli bir işin, tarlada verdiğin emek, kilometrelerce yürüyerek gelip gittiğin, açık havada bulunabildiğin bir hayatın varsa, emin değilim mutlaka olmalı mı, çünkü zaten bu saydıklarım bir bedeni yaşatan şartlar.

Ama eğer, sen kapalı mekan, suni hava, oturgaçlı götürgeçlere mahkumsan… Arkadaşım yaşayan ölüsün. Kalk ayağa fırla spora git. 

Bak bu dünyaya hareket eden bir sperm ve canlı bir yumurta “koşarak” birleşince geliyoruz. Ve o ikisi de birbirini seven iki insanın aşk hareketleriyle birbirine koşmaya başlıyorsa, senin benim hepimizin hayatı hareketle başlıyor demekse… Durdukça gidici, hareket ettikçe sağlıkla kalıcıyız demektir. Aslında bu kadar açık net ve basit. 

Bugün seni alıp bir yerde sabit oturtsam, hiç hareket ettirmeden, her yerin yaralanmaya, çürümeye, ağrımaya başlar… kurtulmak için ayağa kalkarsın. Oysa şimdi ayaktasın… Değerini ve önemini bilmeli.

Moi Çocuk: Koşmaya gerçekten bunalıma girdiğiniz için mi başladınız? O zaman bir nevi terapi koşmak sizin için?

Yonca Tokbaş: Ah bunu da demez olaydım, öyle kaldı. Ama doğru. Çok bunalmıştım. Hiç istemediğim şeyleri yapıyordum. Hayatım, hayallerim, becerilerim hepsi benden başka herkese göre iyi olan şeylerdi. Koşa koşa kaçtım ben de, kendimi buldum bir yerlerde.

Moi Çocuk: Koşarak hem kendinizi toparladınız hem de ihtiyaç sahiplerine destek oldunuz kimler için koştunuz? 

Yonca Tokbaş: TEGV, TOG, TOFD, TEMA… Çocuklar, gençlerle arı sevgisi, tekerlekli sandalye ve ormanlar.. 5binden fazla çocuğun eğitimi, yüzlerce gençle arı sevgisi eğitimleri ve farkındalık, 20ye yakın akülü tekerlekli sandalye, ve 3 tane ormanım var…

Moi Çocuk: Maraton koştuğunuzu biliyorum, İstanbul, Paris, Venedik nasıl bir his?

Yonca Tokbaş: Paris iki kere, Malta var. Amsterdam var. Maraton koşmak hayat değiştiren bir deneyim. Hayatında hiç koşmamış bir insan da, 4-5 ay çalışarak 42km 195mt maratonu bitirir. 

Ve esas o çalışma sürecidir seni zaten değiştiren. Ortada fol yok yumurta yok, sen kendi kendine verdiğin bir karar ve amaç ve hedef için çabalıyorsun. Disiplini senden, yapması senden, her şeyi senden. O disiplin, azim, kararlılık, dayanıklılık insanı hayatta bambaşka bir yere getiriyor. Gelişime açık olmak, sinir yönetimi, özgüven, sorun çözme becerisi, yaratıcılık, yapıcılık, merhamet, empati… sonsuz bir okuldur maraton. His demişsin, gurur. Çünkü bu emeği verenlerin nasıl ayrıcalıklı çalışkanlar olduğunu yaşayan bilir. Ve darısı düşmanımın bile başına. Düşman kalmaz herkes maraton koşsa…

Moi Çocuk: “Likya Yolu Maratonu”nda da koştunuz ahım gitse vahım kalsa da gelicem dediniz, sahi bu kadar mı şahane bir şey?”

Yonca Tokbaş: Az bile diyorum. Hayatımın sonuna kadar orada olacağım. Ve elimden gelen her desteği de vereceğim. Dünya’nın en olağanüstü rotalarından biri. Bizler olmazsak nasıl olacak? Ve eğer bu organizasyon, Uzunetap, Likya Yolu Ultra Maratonu’nu yapmasa; biz nasıl gideceğiz bu kadar kolay ulaşarak… Doğası, tarih, o ruh… Hiçbir şeye benzemez. Hiçbir şeye değişmem. Evet çok özel ve çok şahane.

Moi Çocuk: Geçen yıllarda Bodrum Yalıkavak’ta belediye ile birlikte çöpleri topladınız dünya bu kadar kötüye giderken siz yılmadan iyilik için çalışıyorsunuz, bir çoğumuz umutlarını kaybetmek üzereyken (ben de dahil) siz hala nasıl bu kadar umutlusunuz? 

Yonca Tokbaş: Ben nefes alıyorum. Ölmedim ki, neden umutsuz olayım. Eğer bu kadar umutsuzsak, derhal nefes almayı kesmeliyiz. Benim umudum yok diyenlere hemen yemeği içmeyi nefes almayı işe gitmeyi kesmelisin diyorum. Umutsuzum demekle umutsuz olunmaz. Yaşıyorsan, umut var. Sen ne dersen de var. Var ki hala buradayız. Dahası beraber çalıştığım gençler, arıları anlattığım çocuklar, koştuğum ormanlar… Müthiş güçlü ve azimli. Onlar bir yere gitmiyor. Ben nasıl umutsuz olayım. Çok seviyorum hepsini ve yaşamayı. Sonsuz umutluyum.

Moi Çocuk: Sevmek en büyük aktivistlik dediniz bir konuşmanızda sizi hayata bağlayan bu mu?

Yonca Tokbaş: Budur. Debra Roberts, Kraliçe Arı diyorum ona, bana el veren şahane kadın, o demişti ilk. “Yonca sen de çok seviyorsun. Sevmek, her şeyi değiştiren bir güç. Sevmek, en büyük aktivistlik. İnsanlara sevmeyi anlatabilirsek, değişimi sağlarız.” diye. Tam da bu evet. Sevdiği araba için cebindeki son kuruşla iyi motoryağı alıyor insanlar, sevdiği insan için ülkeler değiştiriyor, anne babasını reddediyor… Düşünsene… Sevmekten daha büyük ne eylem var? Yok.

Hazırlayan: Yaprak Karaman

Fotoğraflar için;

Nurdan Usta’ya

Feyza Ramazanoğlu’na

Onur Çam‘a sonsuz teşekkürler.