Özge Özay SökmenYazarlar

Ölüm Kavramı ve çocukluk üzerine…

d0f6520c-a2e1-4c86-83f8-1343fc6e541e

Ben küçükken babama bilmediğim bir kelimenin anlamını veya bilmediğim bir kavramın açıklamasını sorduğumda bana hemen; “TDK’ya bak derdi.” Koşarak, Ansiklopediden, klasiklere, SBF kitaplarından, annemin romanlarına kadar çok fazla kitap barındıran kitaplıktan, iki koca cilt sözlüğü alırdım. Hangi harfle başlıyorsa o bölümü bulup, kelimeyi tarar, anlamını okurdum. İlk seferde anlamadıklarım olur, tekrar okurdum. Tekrar tekrar tekrar. Bazen defalarca okumama rağmen anlayamadıklarım olurdu. Anlasam da anlamasam da koşarak babama gider, okudum derdim. “Ne anladın?” derdi. Bazen bu seremoni beni çok yorar ve anlamsız gelirdi. Ne olur sanki anlamını söyleyiverse derdim. Meğer, babamın o yıllarda çabaladığı şey aslında benim o kelimenin anlamını öğrenmemden çok daha kutsal bir şeymiş. SORGULAMAK. ARAŞTIRMAK. DÜŞÜNMEK. En önemlisi ise bütün bunları yapmayı ise ALIŞKANLIK HALİNE GETİRMEK. Daha sonra kelime/kavram üzerinde tartışır, anlamını pekiştirmemi sağlardı. O zamanlar yaşadığım anın ileriye dönük bir yatırım olduğunu düşünmezdim. İstemsiz edindiğim bu özellik sonraki yıllarda beni ben yapan temel özellikler arasına girdi. 

Duru 7 yaşında. Gün içinde kullandığı kelimelerin sayısı okumaya başladığı andan itibaren de hızla artarken en çok kullandığı sözcük “Neden?”. Neden sorusuna verdiğim ilk yanıt “Sence?” olur. Bu babamın ben de yarattırmaya çalıştığı o alışkanlığın yedi yaşındaki bir çocuğa uyarlanmış haliydi kendimce (Çünkü onu yönlendireceğim bir TDK ‘yı okuyacak, okuduğunu anlayacak yaşta değil. Google amcaya hiç girmiyorum, şu an oradan alacağı bilgiyi sorgulama sürecine henüz geçmedik.). Sence yanıtına karşı gelenler bana argüman oluyor. Konuyu ne kadar bildiğine ve daha ne kadar bilgiyi kaldırabileceği konusunda bana harita çizmemi sağlıyor. Sonrası ise kavrama, örneklendirme ve son olarak “Anladın mı?” sorusuna verdiği “Anladım” cevabı ile rahatlama. Sabırla cevap verdiğim bazı nedenlerinin sonu ise çıkmaza giriyor. Çünkü ben de bilmiyorum. Konu bazen o kadar inançsal bir konu oluyor ki bütün dünyayı gezsem, bütün inanışları araştırsam, Google da bakmadığım link kalmasa, görüşmediğim din adamı kalmasa yine de cevabını net bir şekilde veremeyeceğim bir konu olabiliyor. ÖLÜM. 

Bu ara sık sık soruyor. Sık sık yorumluyor. Sık sık ise düşünüyor. Olay aslında tam olarak, bir gün çizdiği resim ile başladı. Bir mezar taşı ve üzerinde de resim. Ölmüş birilerinin resimlerini çizmiş. “Bu bunun annesi, ölmüş. Mezara yatmış. Uyuyor.” dedi. Sonra durdu, can alıcı soru geldi, “Anne ölenler uyanır mı?”. Sonrası ise çorap söküğü gibi. Uyanmaz, neden, çünkü ölünce yok olursun. Neden, çünkü ölüm sondur. Neden, neden…

Daha sonra mezarlık ziyareti, yerinde görme, mezar taşına dokunma, burada nasıl yatıyor, kafası nerede, peki ya ayaklar, bizi nasıl duyuyor, görüyor mu, şimdi nasıl, peki ya diğer ölü insanlarla konuşuyor mu, soğuk mu, üşümez mi, biz gidince yalnız kalır. Vs vs vs. Sonra da ölüme bizim neden üzüldüğümüz. Ölümü kabullenişimiz çocuklarınki gibi olsa hayat daha katlanılır olurdu. Yokluk hissi değil mi aslında insanı yaralayan. Hepimiz bir gün yok olmayacak mıyız? O yüzden anlam veremiyorlar ölüme neden üzüldüğümüze. Ölü ve ölmek kavramları resmini çizebilecekleri kadar basit bir olgu. Ben öldüğümde ya da sen öldüğünde gibi cümleler dillerine pelesenk olabiliyor. 

Dedim ya babam hayat boyu eğitim adamı. Her şeyi yerinde öğretir, yaşayarak. Ve hayatta her anın eğitim için bir fırsat olduğunu söyler. Ondandır, çocuklarla yaşadığım her anı hayat becerilerini geliştirici bir fırsata dönüştürme çabam. Mezarlıklarda bu eğitimin bir parçası. Nereye giderlerse gitsinler bizi de yanlarına alırlardı. Bayramlarda mezarlık ziyaretleri bana en ilginç gelen anlardandı. Mezarlıklarda o yüzden içim asla ürpermez, çok normal hissederim. Her anımın oyun olduğu o yaşlar, mezarlıkta bana öğretilen duaları okuduktan sonra tek tek mezar taşlarının üzerindekileri okur, ölüm yılından doğum yılını çıkarırdım. Erken mi ölmüş, hah tam zamanında mı ölmüş. Ölümün tam zamanı erkeni mi olur yahu, çocukluk işte, o zaman bendeki ölüm bilgisi ile düşünebildiğim buydu. Rakam düştükçe üzülürdüm. Neden ölmüş olabilir bu kadar küçük bir insan, diye olasılıkları düşünür dururdum. Bunlar iç dünyamdı, yaşımda şimdi iç dünyamı hatırlayabilecek kadardı demekki. Şimdi Duru’ya bakıyorum, sorduğu soruların cevapları ben de yok. İnternette de yok, olamaz. Tanrı bilir diyorum o ne demek diyor. Bazı şeyleri ben bilemem gördüğün her şeyi yaratan güç bilir. Gerçekten öyle mi değil mi onu da bilemem. Dedim ya Tanrı bilir.       

İnançlarımız, büyüdüğümüz ortam ve bize sunduklarıyla sınırlı. Farklı inanışları da anlatırdı babam. İncil, Tevrat, Kuran. Hepsini okumuş bir baba hep okuyun dedi. Hepsini okuyun, değerlendirin, süzgecinizden geçirin. İnancınızı düşünün. Bazen çok tartışırdık, ablam babam ben. Ölüm, inanç, Tanrı, kutsal kitaplar, peygamberler. Her şeye her konuya olduğu gibi bu konulara da sonsuz hakimdi. Sordukça sorardık cevaplandırdıkça daha çok sorardık. Soruların sonu ise benim dediğim noktaya gelirdi. Allah bilir. 

Duru ile aramızda geçen ölüm konuşmaları beni hep çocukluğuma götürdü ve babam her ne yaptıysa o zaman çok doğru bir şey yapmış onu anladım. Bütün bu kadar şeyi bu yüzden yazdım. Sorgulayınız diye. Çocuklarınıza da sorgulamayı öğretiniz diye. Dünyanın en kolay şeyi bilgiyi vermek. Ama beyin onu kaç dakika geçici hafıza da tutacak ve kalıcı hafızaya atabilecek mi? Zannetmiyorum. O yüzden kalıcılaştırmalı, örneklendirmeli, kavramı sorgulamak yerleştirilmeli. Yerinde görmeli, yerinde tartışmalı. Yaşı kadar bilgi vermeli, çoğu zarar azı karar. Ön sezi vardır ya işte o kıvamdır. Kıvam ise çözümdür. 

Özge ÖZAY SÖKMEN